Ümit Özdağ: “Seçim kazanmak için oy kullanmak yeterli değil”

İYİ Parti İstanbul Milletvekili Prof. Ümit Özdağ, seçim kazanmak için sadece oy vermenin  yeterli olmadığını vurgulayarak 23 Haziran’da sandığa sahip  çıkmanın artık çok daha önemli bir hale geldiğine dikkat çekti.

Yeni kitabı “Kaçınılmaz Çöküş-AKP Rejiminin Dörtlü  Krizi” ile Türkiye gündemini mercek altına alan ve sorunların çözümü konusunda önemli tespitlerde bulunan İYİ Parti İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Ümit Özdağ, “Anayasasız, yasasız AKP Rejimi’nde yapılacak tek şey sadece AKP’yi değil, YSK’yı da yenecek bir seçim sonucu almak. Seçimi ikinci kez kazanmak. Bu mümkün; fakat düşünüldüğü kadar kolay değil” değerlendirmesinde bulunuyor. Prof. Dr. Özdağ ile yeni kitabı ekseninde Türkiye gündemini konuştuk. İşte Prof. Dr. Özdağ’ın Yeniçağ’ın sorularına cevapları:

Yeniçağ: Sayın Özdağ, yeni kitabınız “Kaçınılmaz Çöküş-AKP Rejiminin Dörtlü  Krizi” 31 Mart seçimlerinden bir hafta evvel yayınlandı. Kitabınızda AKP Rejiminin yarı hegemonik sistemi kurduğunu ve bu sistemde muhalefet partilerinin seçimlere girmeye hakkının olduğunu, ancak kazanma hakkının sınırlarının olduğunu söylüyorsunuz. İstanbul seçimlerini muhalefet kazandı ve sonunda seçim iptal edildi. Kastettiğiniz bu muydu?

Ümit Özdağ: Evet, tam da buydu.  Erdoğan, önce FETÖ, sonra PKK ve nihayet son aşamada MHP ile işbirliği yaparak parlamenter demokratik rejimi tasfiye ederek, otoriter başkanlık kurdu. AKP’yi yarı hegemonik parti haline getirdi. Hegemon parti rejiminde fiilen ve hukuken tek parti yönetimi olmakla beraber iktidar partisi dışındaki partiler de iktidara gelmemek ve bunun için çalışmamak kaydı ile parlamentoda yer alırlar. Varşova Paktı üyesi eski  Doğu Avrupa ülkelerinde durum buydu. Yarı hegemonik parti tanımlaması ise 2011’de benim geliştirdiğim bir model.  Yarı hegemonik parti sisteminde hukuken çok partili rejim söz konusu olmakla beraber fiilen bir tek parti rejimi oluşturulmuştur. Teorik olarak muhalefetin seçimleri kazanma hakkı vardır ancak uygulamada  iktidar bu hakkın uygulanmasını engellemeye çalışır. Türkiye’deki durum budur. AKP, muhalefetin seçimlere girme hakkını tanıyor ancak seçimleri sınırsız kazanma hakkını tanımıyor. Muhalefetin kazanmasının sınırlarını AKP’nin koyabileceğini düşünüyor.

Yeniçağ: İstanbul’da seçim sonuçlarının iptal edilmesi bu anlayışın ürünü….

Özdağ: Evet. Sadece  İstanbul’daki seçimlerin Millet ittifakının kazanmasından sonra iptal edilmesi değil, aynı zamanda seçim öncesinde Erdoğan ve AKP’nin “Erdoğan giderse devletin yıkılacağı” şeklinde özetlenebilecek söylemi de bu anlayışın bir sonucudur. Numan Kurtulmuş, “17/25 Aralık’ta denediler, 15 Temmuz’da denediler, 31 Mart’ta tekrar deneyecekler” şeklindeki ifadesi,  muhalefetin varlığını bile meşru görmediklerinin göstergesidir.

Yeniçağ: YSK’nın İstanbul’da seçimleri iptal etmesi başka neyin gösteriyor sizce?

Ümit Özdağ: Erdoğan’ın başkanlık  seçimlerini kaybettiği zaman gitmek istemeyeceğini. 

Yeniçağ:  Nasıl yani…  Olur mu öyle şey?

Ümit Özdağ: İstanbul’da aynı sandıktan çıkan 4 oydan birisini iptal edip diğer üçünü kabul eden hakimleriniz olursa her şey mümkün olur. Ne yazık ki, 16 Nisan kirli referandumunda anayasayı ihlal eden YSK, İstanbul seçimlerini iptal ederek “Adalet mülkün temelidir” ilkesini ağır ve kesin bir şekilde tasfiye etmiştir. Artık Türkiye Cumhuriyeti, anayasası ve yasaları olmayan bir devlettir. Anayasa ve yasalar bizzat Erdoğan ve YSK tarafından tasfiye edilmiştir.

Yeniçağ: Bu anlayışa rağmen Millet İttifakı Ankara ve İstanbul’u aldı. Başka yerleri de aldı ama en önemlileri bu AKP açısından. Nasıl oldu bu?

Ümit Özdağ: Kitabımda seçmen oyunu kullandıktan sonra sandığın başında bekler ve oyuna sahip çıkar ise seçimleri kazanmak mümkün olur diye yazmıştım. Olan budur. Haziran 2015 seçimlerinden sonra ilk kez muhalefet sandıklara hakim oldu ve bütün sandıklardan ıslak imzalı tutanaklar alındı.  Sonuçta, İstanbul gibi farkın çok az olduğu ve hile yapmaya müsait olan bir ilde dahi Millet İttifakı kazandı.

Yeniçağ: Peki, bundan sonra ne olacak?

Ümit Özdağ: Anayasasız, yasasız AKP Rejimi’nde yapılacak tek şey sadece AKP’yi değil, YSK’yı da yenecek bir seçim sonucu almak. Seçimi ikinci kez kazanmak. Bu mümkün; fakat düşünüldüğü kadar kolay değil. Bazı çevrelerde İmamoğlu’nun mağduriyet üzerinden seçimleri ikinci kez daha büyük  bir fark ile kolaylıkla kazanacağı düşünülüyor. Gerçekten ortada büyük bir mağduriyet var. Sadece İmamoğlu değil mağdur olan, ona oy veren 4.5 milyon da mağdur. Türkiye’de Millet İttifakına oy veren herkes mağdur. Ve AKP’ye oy veren seçmenler dahil bütün seçmenlerin kafasında bir yerde “artık benim oyumu isterse kabul etmeyecek bir iktidar var” düşüncesi oluştu. Bu psikolojik zemin AKP’nin çok aleyhine.

Yeniçağ: Hocam, o zaman İmamoğlu için kazanmak daha kolay olmaz mı?

Ümit Özdağ: Ben İmamoğlu’nun tekrar kazanacağını düşünüyorum. Ancak “kolay kazanırız” diye düşünmemek lazım. Çünkü Erdoğan da ortaya nasıl bir mağduriyet çıkardığını çok iyi biliyor. Erdoğan  YSK’ya bu kararı aldırmadan önce muhakkak bu mağduriyeti aşacağını düşündüğü bir strateji hazırlamıştır. Ve bu strateji ile seçimi kazanacağına inanıyor. Aksi takdirde böyle bir seçim tekrarını istemezdi.

Yeniçağ: Neden?

Ümit Özdağ: Çünkü 31 Mart’ta İstanbul’u kaybetti. Ancak 23 Haziran’da kaybedince Saray’ı kaybetme tehlikesi başlayacak. Erdoğan da bunu biliyor ve bundan dolayı AKP’nin ve devletin 81 ildeki bütün kaynaklarını İstanbul seçimlerini kazanmak için kullanacak. Dış politikada bölgesel gerilimler ile “milli birlik politikası” çağrılarından, iç politikada kontrollü gerilime kadar çok riskli alanlara girecek. Dış ve iç politikada riskli alanlar üzerinden kendi seçmenini konsolide etmeye çalışacak.

24 Haziran 2018 genel seçimlerinde 9.437.859 olan geçerli oy sayısı 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde 8.547.074’e düştü. Bu da bize 24 Haziran 2018 genel seçimleri ile 31 Mart 2019 yerel seçimleri arasındaki geçerli oy farkının 890.785 olduğunu gösteriyor. İki seçim arasındaki 890.785 geçerli oy farkından, iki seçim arasındaki kayıtlı seçmen sayısı farkını yani 271.949’i çıkardığımızda bulduğumuz rakam 618.836’dır. Cumhur İttifakı’nın genel seçimlerde İstanbul’da aldığı toplam oy 4.808.734’tür. Binali Yıldırım ise yerel seçimlerde 4.149.656 oy almıştır. Cumhur İttifakı’nın iki seçim arasındaki oy farkı ise 659.078’dir. Özetle bir kısım AKP seçmeni sandığa gitmemiştir. Erdoğan, kendi seçmenini sandığa götürebilmek için gerilim politikası izleyecektir.

Erdoğan bilmiyor mu, zaten Cumhuriyet tarihinin en ağır krizinden geçen ekonominin artan faiz ve yükselen döviz baskısı altına gireceğini. Zaten iflas etmiş olan bütçe disiplininin iki ay daha yeni harcama baskısı altında kalacağını. 23 Haziran’a kadar ekonomi dururken, dolarda her 10 kuruş artışın Türkiye’ye 45 milyar TL ek maliyet getirdiğini…..Erdoğan bunları bilerek siyasi hayatının en büyük kumarını oynuyor.

Yeniçağ: Kazanabilir mi?

Ümit Özdağ: Çok büyük bir ihtimal ile kaybedecek ancak kazansa da kaybedecek.

Yeniçağ: Neden?

Ümit Özdağ: Çünkü kazansa dahi kazanılmış bir seçimi gasp etmiş olacak. Kazansa dahi ne içeride ne dışarıda meşru görünmeyecek. İki ay içinde  ekonominin uğrayacağı ağır tahribatı seçime kadar kalan süre içinde aşmak daha da zor olacak. Üstelik seçimi kazanmak için ortamı gerdiği her gün bir cumhurbaşkanı olarak kendisini daha fazla halktan uzaklaştıracak. Özetle kim bu seçimi yapmaya Erdoğan’ı ikna etti ise hem ona hem Türkiye’ye kötülük yaptı.  

Yeniçağ: Buradan kitabınıza dönelim. Kitabınızın adı, “Kaçınılmaz Çöküş”. Kaçınılmaz Çöküş başladı mı 31 Mart seçimleri ile?

Ümit Özdağ: Çöküş 31 Mart yerel seçimlerinden önce başladı. AKP, Ankara ve İstanbul’da seçimleri kazansaydı da kaçınılmaz çöküş başlamıştı ve devam edecekti. Özetle evet, çöküş başladı.

Yeniçağ: Sizce AKP’nin çöküşü ne zaman başladı?

Ümit Özdağ:  Çöküş esasen AKP rejiminin ekonomi politiğinde gizli. Bu rejim sürdürülebilir bir rejim değil. Bir rejimin sürdürülebilirliği benimsediği ekonomi politikalarına bağlıdır. Sovyetler Birliği örneğinde reel sosyalizm ekonomik anlamda üreten bir sistem olmasına rağmen kapitalizm ile girdiği rekabette kapitalizm kadar üretken olamayınca Sovyet sistemi çöktü.  AKP Rejimi ise üretmeyen bir ekonomik model üzerine kurulu. Bu rejim 2003’den bu yana dış borç, israf merkezli iç tüketim ve rant üzerine kurulu olarak varlığını sürdürdü. Türkiye’de 2003’den bu yana sanayi, tarım ve hayvancılıkta üretim sürekli düştü. Alınan muazzam miktarda dış borç verimsiz projelere yatırıldı. Türkiye aldığı borçları geri ödeyemeyeceği noktaya doğru her geçen gün bir adım daha yaklaşıyor. Bugün konumuz dış borçların ana parasını değil, faizini ödemek. Ve faiz borçlarını ödemek için dünyanın en yüksek faizi ile borç alıyoruz. Hoş artık ödeyemeyeceğimizi düşünerek onu bile vermek istemiyorlar.

Yeniçağ: Üretim azalıyor dediniz. Peki, hiç yatırım yapılmıyor mu?

Ümit Özdağ: Yapılıyor tabii ancak verimsiz alanlara büyük yatırımlar yapılıyor ve bu arada ülke kaynakları har vurulup harman savuruluyor. Basit bir örnek vereyim. 3. Havalimanı tarihin en başarısız projelerinden birisi olmaya aday. 7 milyar Dolar borç almış bankalarımız bu havalimanı için. Ve malum şirketlere vermişler kredi olarak. Oysa Atatürk havalimanı  ki, 2018’de dünyanın en iyi 5. havalimanı seçilmişti, 1.5 milyar Dolarlık ek yatırım ile  İstanbul’un ihtiyacı karşılanabilirdi. Oysa israf ve rant ekonomisi anlayışı bu sonucu doğuruyor.

Yeniçağ: Ama Kamu Özel İşbirliği ya da Yap İşlet Devret ile yapılan bir çok tesis var?

Ümit Özdağ:  Evet altyapı yatırımları var. 2003-2018 arasında 158 altyapı yatırımı söz konusu. Bunları yapan çoğu malum şirketler 50 milyar 530 milyon Dolar yatırım yapmışlar. Sonuçta, %147 kar ile 72 milyar 756 milyon Dolar kazanacaklar. Bu “yap-işlet-devret” değil, “yap-soy-devret” modeli. 1986-2002 arasında yap-işlet-devret ile yapılan 67 projede kar oranı sadece  % 4. Soygunu görüyor musunuz? AKP küçük bir sömürücü gruba Türk Milletinin kaynaklarını peşkeş çekiyor.

Yeniçağ: Sizce Türk ekonomisinde yaşanan kriz bu yanlış ekonomik politikaların sonucu mu?

Ümit Özdağ: Evet, üretmeden borç ile tüketirseniz sonunda çökersiniz. Üstelik bütün bunların üstüne bir de Erdoğan’ın Suriyeli sığınmacılar politikasının ortaya çıkardığı 3.8 milyon kayıtlı, 1.5 milyon kayıtsız 5.3 milyon Suriyeli geliyor ki,  yaşadığımız ekonomik krizin en önemli nedenlerinden birisi de bu  Suriyeli sığınmacılar için harcanan 40 milyar Dolar.

40 milyar Doları Suriyeli sığınmacılar için harcamasaydık, 40 milyar Dolar daha az borcumuz olurdu. Ve 40 milyar Dolar daha az borcumuz olsaydı yılda 2 milyar 850 milyon Dolar daha az faiz borcumuz olurdu.  21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü kıdemli analizcilerinden finans uzmanı Erman Dinçel’in hesaplamaları göstermektedir ki, 40 milyar Dolar Suriyeli sığınmacılara harcanmasaydı 2015 ve 2016’da Türkiye bütçe açığı vermeyecekti. 2017 ve 2018’de ise çok az bütçe açığı verecektik.  Erdoğan’ın Suriyeliler politikasının Türk halkına bedeli budur.

Yeniçağ: AKP Rejiminin ekonomi politiği mi çöktü?

Ümit Özdağ: Evet, tam anlamı ile doğru bir ifade. Tarihin en büyük faiz ve rant rejimlerinden birisi olan AKP rejiminin ekonomi politiği çöktü. Uluslararası sermayeye Türk halkının alın terini faiz olarak ödedi ve ne  yazık ki, arkasında büyük borçlar bırakarak gidecek ve gelecek nesiller ödemeye devam  edecek. Cumhuriyet nasıl Osmanlı’dan büyük bir borç miras devraldı ve 1953’e kadar ödedi ise demokratik rejim de AKP rejiminden alacağı borçları gelecek 10 yıllarda ödemeye devam edecek.

Yeniçağ: Peki, ekonomik krizden çıkış var mı?

Ümit Özdağ: Erdoğan’ın ekonomik yaklaşımı ile asla yok. Erdoğan’ı yakından tanıyan, ekonomik meselelerde birlikte çalışmış bir ekonomiste Erdoğan’ın ekonomi konusundaki yaklaşımını sorduğum zaman “Erdoğan asla nasıl 5’i 6 yaparım diye düşünmez, 5’i nasıl paylaştırırım” diye düşünür demişti. Bence Erdoğan’ın ekonomi anlayış ve uygulamalarını mükemmel şekilde anlatan bir ifade bu. Mesela Erdoğan’ı Erbakan ve Milli Görüş’ten ayıran en önemli nokta da ekonomik anlayıştır. Erbakan, ağır sanayileşmeyi savunurdu. Erdoğan ise sanayi üretiminin tasfiye edilişini sağlıyor. Ve bu anlayış ile Türkiye’nin ekonomik krizden çıkması mümkün değil. Kriz ancak üreten Türkiye ile olur. IMF ile anlaşsak ne olur? 70 Milyar Dolar daha fazla borcumuz olur. Bu borcu ödemek için halkın gırtlağına daha fazla basılır. Zaten vergisini ödeyen kesimlerin omuzundaki yük daha fazla artar. Ama vergi borçları silinenler yine rahat içinde  yaşamaya devam ederler. Özetle, krizden çıkış için Türkiye’nin tüketim ekonomisinden üretim ekonomisine geçmesi lazım. Sarayların yerine fabrikaların yapılmaya başlanması lazım. 

Yeniçağ: Ancak çöküş sadece ekonomik kriz merkezli değil….

Ümit Özdağ: Kitabın alt başlığında ifade ettiğim gibi AKP Rejiminin dörtlü krizi. Ekonomik kriz dışında, devlet krizi, milli birlik krizi ve Suriyeli sığınmacılar krizini eş zamanlı olarak yaşıyoruz. Devlet krizi yaşıyoruz çünkü önce FETÖ ile işbirliği ve sonra PKK ile müzakere süreçlerinde devletimizin taşıyıcı kolonları yıpratıldı. Yargı, ordu, polis, jandarma, üniversiteler, eğitim sisteminin bir bölümü, başta İçişleri Bakanlığı olmak üzere bir çok bakanlık bürokrasisi FETÖ’laştırıldı. Bakın, onbinlerce FETÖ’cüyü attılar. Hala bitmedi. PKK ile müzakere sürecinde devlet güneydoğu Anadolu’da kırsalı tamamen, kentleri yer yer PKK’ya teslim etti. Öyle ki, Muş gibi terör örgütünün çok etkin olmadığı bir yerde bile PKK, kamplarını devlet karayolunun 500  metre yakınında kurabiliyordu. Valilere, emniyet müdürlerine, jandarmalara PKK ile mücadele etmeyin baskısı yapıldı. Sonra AKP’nin hem FETÖ ile işbirliği hem PKK ile müzakereleri ardında büyük bir devlet tahribatı bırakarak sona erdi. Haziran 2015 seçimlerinden sonra seçimleri kaybettiklerini görünce, PKK  ile zorunlu mücadeleye başladılar. 15 Temmuz FETÖ’cü darbe girişiminden sonra ise FETÖ’cüler temizlenirken, devlet bürokrasisi örgütlü diğer cemaat ve tarikat yapıları arasında paylaştırılmaya başlandı. Görevde liyakat ilkesi tamamen terk edildi onun yerini körü körüne sadakat aldı.  Devletimizin bütün gelenekleri terk edilerek sanki Afrika’nın ortasında kurulan yeni bir devletmişiz gibi devlet kurumu çökertilecek şekilde yeni bir sözde sisteme geçme sürecine sokulduk. Tek adama dayanan bu sistem yönetme yeteneğine sahip değil, çalışmıyor ve çalışmayacak.  

Yeniçağ: Kitabınızda kapsamlı bir şekilde incelediğiniz milli birlik krizinden bahsediyorsunuz ve çok çarpıcı tespitleriniz var. Nedir milli birlik krizi?..

Ümit Özdağ: Ne yazık ki, bu tespitleri sadece ben yapmıyorum. Türk toplumunun derin bir ayrışma süreci içinde olduğunu yerli yabancı bütün uzmanlar, araştırmacılar ve stratejik araştırma merkezleri ifade ediyorlar.  Erdoğan Türkiye’yi ayrıştırdı. Bunu siyasette başarı için yaptı ancak sonunda bu ayrıştırıcı ve düşmanlaştırıcı dil milli birliğimizi ve güvenliğimizi tehdit eder hale geldi. Sonuçta bugün Türkiye, iç barışın en kırılgan olduğu, “yüksek alarm seviyesindeki” 12 ülkeden birisi haline geldi. Diğerleri Sudan, Güney Sudan, İsrail Batı Şeria, Suriye, Kongo, Irak, Myanmar, Pakistan, Ruanda, Nepal ve Yemen’dir. Bu çok ağır bir durum.     

Bunun sonucunda yaşanan birinci gelişme yurt dışına göç. Eğitimli, genç ve orta üst gelir grupları Türkiye’yi terk ediyor. İki yılda 200 binden fazla insanımız Türkiye’yi terk etmiş. İkinci gelişme ise Türkiye içinde Ege bölgesine göç. Bu göç daha çok emekli ve sekülerler tarafından Türkiye’nin dört bir yanından gerçekleştiriliyor. Üçüncü göç Türkiye dışında ev satın alıp Türkiye’de bir karışıklık çıkması durumunda yurtdışına kaçmak için alınan oturma izinleri. Türkler dünyada dördüncü sıraya yükselmiş yurtdışında ev satın alma konusunda. Ve dördüncü göç ise sermaye göçü. Türkiye’den sermaye kaçıyor. Türkiye’nin bir felakete sürüklendiğini düşünerek. Çok haksız değiller. Tansiyonun ne kadar yüksek olduğunu Çubuk’ta CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na yapılan alçakça saldırıda görüyoruz. Tahrikçi bir grup ayrışmış bir toplumda bir kesimi Kılıçdaroğlu’nu yönelik linç ederek öldürme amacı ile saldırmıştır.     

Yeniçağ: Özetle, Türkiye ekonomik krizi, milli birlik krizini ve devlet krizini eşzamanlı olarak yaşamakta… Bütün bunların üstüne son 1000 Yılda yaşadığımız en büyük dördüncü tehdidin ortaya çıkardığı krizi yaşıyoruz. Suriyeli sığınmacıların oluşturduğu büyük tehditten söz ediyorum. Ekonomik krizi aşarız.  Milli birliğimizi tekrar tesis ederiz. Hırpalanan devletimizin yaşadığı krizi aşabiliriz diyorsunuz. Ancak, 5.3 milyon Suriyelinin Türkiye’de kalması durumunda bu ülke parçalanma sürecine girer diyorsunuz…

Ümit Özdağ: Evet, doğru özetlediniz. Ekonomik krizi üretimle aşarız. Devlet krizini kısa  zamanda doğru adımlar atarak çözeriz. Milli birliğimizi hızla tesis ederiz. Ancak Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de vatandaşlık alarak kalmaları durumunda Türkiye’nin birliğini muhafaza etmek mümkün olmaktan çıkar. Bugün kayıtlı 3.8, kayıtsız 1.5 milyon Suriyeli var. 2040’da bu sayı 10 milyona yükselecek. Türkiye’nin çok önemli bir kısmında Suriyelilerin nüfusları  ya çoğunluğu oluşturacak ya da nüfusun yarısına ulaşacak. Kilis, şimdiden Türklerin azınlıkta oldukları bir kent oldu. Şanlıurfa, Gaziantep ve Hatay’ın gelecekleri hiç parlak değil demografik dağılım açısından. Adana, Mersin Konya,  Ankara, İstanbul ve İzmir’de Suriyeli ilçeleri oluşacak. Özetle son 1000 senede yaşamadığımız türden bir sessiz demografik istila ile karşı karşıyayız.

Yeniçağ:  Peki, 10 milyon Suriyeli Türkiye’de yaşarsa ne olur?

Ümit Özdağ: Irak ve Suriye parçalandı. Her ikisinden de Kürdistan çıkardı emperyalizm. Şimdi sıra Türkiye ve İran’a geldi. 10 milyon Suriyeli yaratacakları toplumsal gerginlik ile emperyalist dış müdahaleler için çok müsait bir gayrinizami harp zemini oluşturacaktır. Yani Türkiye’den bir Kürdistan çıkarmak için çıkarılacak bir iç savaşın aracı olarak Suriyeliler kullanılacaktır.  Suriyeliler vatanlarına dönsün derken biz bir emperyalist projeye karşı çıkıyoruz. Bakın, Suriyelilerin geldiği Kuzey Suriye’de bir PKK’istan kuruluyor. Araplar sürülüyor, PKK’ya yer açılıyor. Suriyeliler Türkiye’de kalsın diyenler, cahilce PKK’ya toprak hediye ediyorlar, emperyalist tuzağa düşüyorlar.

Yeniçağ: Sayın Özdağ, peki  Suriyeli sığınmacılardan kaynaklanan başka hangi sorunlar var?

Ümit Özdağ: Öncelikle 6 milyon işsizin olduğu bir Türkiye’de 1 milyondan fazla Suriyeli iş piyasasına girdi ve Türklerin ellerinden işlerini alıyorlar. 5.3 milyon Suriyeli  birlikte Suriye mafyasını beraberinde getirdiler. Mafya için adam bulmak hiç de zor değil. İşsiz, eğitimsiz, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan ve  klinik depresyonda olan o kadar çok Suriyeli var ki. Zevk için adam öldürebiliyorlar. Mesela Gaziantep’te katledilen Necati Bağcı adlı gencimizi bıçaklayan Suriyeli önce sırtından bıçaklıyor. Aslında ortada hiçbir ciddi  olay yokken sonra yerde yatan Necati’yi rambo bıçağı ile boğazından bıçaklayarak öldürüyor.  Türkiye’de Ortadoğu ile bağlantılı büyük bir Suriye mafyası doğuyor. Örgütlü suç ile birlikte örgütlü fuhuş yaygınlaşıyor.

Yeniçağ: Peki, selefi cihatçılık yaygınlaşır mı?

Ümit Özdağ: Yaygınlaştı bile. Kentlerimizde öyle semtler ortaya çıktı ki, Şam’da bulamazsınız bunları. IŞİD, El Nusra, El Kaide ve benzerleri Türkiye’yi Suriye cephesinin cephe gerisi olarak kullandılar, kullanmalarına izin verildi.  Türkiye’de güçlü bir alt yapıları var ve gelecek cephe olarak Türkiye’yi seçecekler. Selefi cihatçı örgütler vatansız, kozmopolit ve  emperyalizm tarafından kullanılmaya çok müsait yapılardır. Ayrıca Türkiye’de Hanefi-Matüridi çizgiye karşı Selefilik her geçen gün zemin kazanıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, AKP adına siyaset yaptığı için bu tür dini konular ile uğraşacak vakit bulamıyor anlaşılan.

Yeniçağ: Eğitim ve adalette de ciddi sıkıntılar var.  Kitabınızda bunları anlatıyorsunuz. Keza Arap istihbarat servislerinin Suriyeliler arasında eleman devşirdiklerini izah ediyorsunuz. Bütün bunları okuyacak okuyucu. Son olarak sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Ümit Özdağ: Türk Milliyetçileri Suriyeli sığınmacılar konusunu hala gerektiği önemi vererek gündemlerine almamışlardır. Oysa Suriyeli sığınmacıların oluşturduğu tehdit doğrudan Türkiye’nin varlığına yönelik tehdittir. Türk Milliyetçisi Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönmeleri konusunda aktif tavır almalı ve politika yapmalıdır. Suriyeli sığınmacılar konusunda tavır almayanlar kendilerine Türk Milliyetçisiyim demesinler. Her şeyi bırakın Facebook, Twitter gibi sosyal medya mecralarında bile etkili tavır alındığını söylemek mümkün değildir. Artık kritik eşiğe gelinmiştir. Türk Milliyetçileri emperyalizmin oyununu bozmak zorundadır.